Görüş ve Öneriler

RESTORASYONUN BÜYÜSÜ İLE; BİR KENTİN TARİHİNE DOKUNMAK, HİSSETMEK VE GERİ KAZANDIRMAK...

Damla GÜNDÜZ CANBULAT / Kültür & Sanat - 20 Haziran 2018

  0

RESTORASYONUN BÜYÜSÜ İLE; BİR KENTİN TARİHİNE DOKUNMAK, HİSSETMEK VE GERİ KAZANDIRMAK...



Öncelikle Elif Çelik Arısal kimdir? Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Elbette, 1988 yılı İzmit doğumluyum. İlk, orta ve lise eğitimimi Kocaeli'de tamamladım. Daha sonra, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Mimarlık Bölümü’nü kazanarak öğrenim hayatıma devam ettim. Okul hayatımın 2. yılından itibaren de çalışmaya başladım. Restorasyon alanına giriş, benim için bu yıllarda başladı. İstanbul'da restorasyon projeleri yapan mimarlık ofisleri çok daha fazla elemana ihtiyaç duyuyorlardı, dolayısı ile iş ilanlarında da hep restorasyon firmalarına denk geldim. İlk maceram aslında okul içinde başladı denilebilir. Okulun, Bakanlıktan aldığı bir döner sermaye işi gereği, Prof. Dr. Kemal Çorapçıoğlu ile birlikte, Çanakkale, Kazdağları gibi yerlerde tipoloji çalışmaları yaptık. Sonrasında bu işleri yayına da çevirdik ve 4’er adet; "Tipoloji, Mimari, Coğrafi ve İklim" başlıkları altında kitaplarını çıkardık. Sonrasında başka bir firmaya geçerek kendimi iyice restorasyonun içinde buldum. Bu inşaat şirketinde, Valens Kemeri, Daye Hatun Camisi Haziresi gibi işlerde çalışma fırsatı buldum. Bu işlerde yer almamda bir mimar olarak, Eski Türkçe ve Osmanlıca biliyor olmamın da etkisi büyük oldu. Ardından, 2010 senesinde eşim Arsal Arısal ile evlenip İzmit’e döndüm. İzmit’e döndükten sonra, 5 yıl kadar Mimarlar Odası Kocaeli Şubesinde çeşitli görevlerde çalıştım. O dönem, hem kentten, hem Türkiye genelinden, hem de uluslararası çapta mimarlık haberlerinden oluşan e-bültenler hazırladım. Mimarlar Odası Kocaeli Şubesi’nde çalışırken, Kocaeli Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olma konusunda teklif aldım ve bir yıl boyunca öğretim görevlisi olarak görev yaptım. Tüm bunlar olurken, hep hayalim olan Restart’ın ilk adımlarını atmaya karar verdim ve şimdilerde çalışmalarımı Restart Mimarlık ve Restorasyon bünyesinde sürdürmeye devam ediyorum. 



 

Türkiye'de, “mimarlık” sektörüne bakışınızdan başlayalım, sektörün gidişatı ile ilgili neler söylersiniz?

Kanayan yaramız… Türkiye, inşaat sektörü üzerinden bir ekonomi politikası yürütüyor, bu su götürmez bir gerçek... Fakat, bunun sürdürülebilirliği artık git gide azalmaya başladı. Ekonomiyi, sadece ‘inşaat sektörü’ üzerine kurduğunuzda, yapılaşmanın artışından ziyade, çarpık yapılaşmanın önüne geçememe durumunuz ortaya çıkıyor. Aslında, tüm bu çarpık yapılaşmanın imar afları ile onaya bağlanmasının ardında, kentin siluetinin bozulması ve tahrip edilmesinden, tarihi dokuların yok edilmesine kadar varan tehlikeli boyutlar var. Ortak alanların, yeşil alanların, otopark alanlarının, sığınak alanlarının farklı fonksiyonlar verilerek değiştirilmesini yaşıyoruz sürekli olarak. Bu sorunun en temel sebebi de projelendirme aşamasına gereken ilginin gösterilemeyişi aslında… Halbuki bizler, projelendirme aşamasında; inşaat maliyetinden, yapının fonksiyonelliğinden, kullanım kolaylığından ve bunun gibi birçok alandan kar elde edebiliyoruz. Örneğin; koyduğunuz vitrifiye elemanlarından, onların yerlerinden, geçireceğiniz boruların uzunluğundan, mekânların yanlış işlevlendirilmesi sonucu doğuracakları kullanım zorluklarına kadar, ince eleyip sık dokuyarak proje aşamasını yönetmek gerekiyor. Öyle ki; insanlar trilyonluk inşaat yatırımları yapıyorlar, ama bunun içinde çok komik maliyeti olan ‘proje' aşamasında hep daha ucuza yönelerek, aslında yaptıkları büyük yatırımlara zarar veriyorlar. Bu zihniyetin kırılması için, kaliteli bir mimarlık hizmeti olması lazım, kaliteli mimarlık hizmetinin olabilmesi için de ‘imzacılık’ dediğimiz, meslekten olmayan insanların proje çizip, meslekten olan insanlara, o projeye komik rakamlar karşılığında imza attırması gerçeğinin ortadan kaldırılabilmesi gerekiyor. Çünkü, bu durum hem meslek ahlakını yitirmemize sebep oluyor, hem de çıkan projeler bir mimar elinden olmadığı için uygulama sırasında ve uygulamadan sonra, çokça sorunlarla karşılaşabiliyorsunuz. Bu yüzden, bu işin adımlarını daha bilinçli kurgulamak için mimarların, mühendislerin, yaptıkları işe saygı duymasının, imzacılığın önüne geçebilecek ve daha nitelikli projelerin elde edilmesini sağlayacak politikaların üretilmesi gerekiyor diye düşünüyorum. 




Seyahatlerinizde, özellikle tarihi bir yapıyı görmek üzere rotalar programladınız mı..?

Açıkçası, sadece bir yapıyı görmek adına seyahat planı yaptığımızı hatırlamıyorum fakat, ne zaman bir seyahat programlasak, eşimin de mimar olmasından doğan bir sonuç ile, mutlaka önce o yerde, ne gibi mimari bir yapı göreceğiz heyecanı sarıyor. Örneğin, Roma’ya gittiğimizde en çok görmek istediğim şey öncelikli olarak Collosseum olmuştu. Aynı şekilde, Paris seyahatimizde de tam uçağa yetişecekken son anda Notre Dame Katedrali’ni de görebilmek için, eşimin kızımızı kucağına alması ile yapıyı görmek için koşturduğumuzu söyleyebilirim... Makedonya’da, Üsküp’te ki taş köprüler de aynı şekilde… Bu tür mimari yapılar inanılmaz ufkumuzu açıyor. Ben hep şuna inanıyorum; bir kara veya deniz parçası üzerine yapılabilecek her yapı biriciktir, oraya özeldir. Oranın yerel malzemeleri, oranın iklimi, rüzgarın yönü, yağış miktarı, orada yaşayan yöresel halkın ihtiyaçları… Zaten mimarlık da bütün bunları bir arada düşünebildiğinde ortaya çıkarabileceğimiz bir sanattır. O yüzden, bu kopyala-yapıştır projeleri tasvip etmiyoruz tabi ki… Böyle yapılar, sadece kendi bulunduğu arsada değil, tüm çevresinde bulunan genel silüeti de olumsuz etkileyen bir duruma sebebiyet veriyor. Netice itibari ile seyahatlerimizde, mimarlık dünyasında iz bırakmış yapıları görmeye özen gösteriyoruz. Bundan sonraki seyahatlerimiz için de bu geçerli olacak. 



Restart Mimarlık ve Restorasyon’un kuruluş sürecinden biraz bahseder misiniz?

Kızımı dünyaya getirmekten sonra yaşadığım, en heyecan verici olaylardan biri Restart’ın kuruluşudur. Aslında çok kurgulayabildiğim bir şey değildi, kendi işimi kurup, kendi istediğim gibi işimi yapabilmek... Daha çok ‘memur’ zihniyetli olan benim gibi biri için, biraz korkutucu geliyordu açıkçası. Fakat sonra farkettim ki, üniversitede iken, hep restorasyon üzerine çalışıp, bambaşka yerler ve yapılar keşfettim. Bir de, restorasyon sürecinde yapının çok başka detaylarını farkediyorsunuz ve bu sizi büyülüyor, kopamıyorsunuz adeta… Bu deneyimleri yaşadıktan sonra, burada Mimarlar odasında görev yapmaya başladığımda, mevzuat ve kişisel, mesleki gelişim anlamında inanılmaz bir donanıma sahip oldum. Sempozyumlar, paneller, atölyeler gerçekleştirdik, bir yandan da mesleki denetimde projeleri incelemenin kattığı deneyim vardı. Çok insan tanıdım ve çok insan ile diyalog halinde kalabildim. Fakat 5 yıl boyunca hiçbir yapıya dokunmadım ve zamanla bunun özlemini hissetmeye başladım... Bu tarz işlerin bir süreci var diye düşünürüm her zaman, yani emekliliğe kadar yapılabilecek bir iş değil, bir doyum noktasına ulaştıktan sonra artık sizi köreltmeye başlıyor. Eşimin de desteği ile artık başlıyoruz dedik ve kurumsal dilimizi de oluşturmak sureti ile kendi şirketimizi kurma yoluna girdik. Bu yola girdikten sonra, önceki işlerimi referanslarıma ekledim, devamında belediyeyi, kamu kuruluşlarını, hali hazırdaki eski yapılarla ilgili keşifler yaparak ziyaret ettim. Restorasyona ihtiyaç duyulan alanlar ile ilgili önerilerde bulundum. Neticesinde kendi kendime iş yaratan bir süreçte ilerledim. İşimi severek ve istekle yapıyorum, asla işe mutsuz gelmiyorum dolayısı ile bu durumların mesleğime ve benimle iş yapan insanların mutluluğuna katkısı da oldukça büyük oluyor. 




Peki “restorasyon” dedik, elbette böyle detaylı bir işin çeşitli süreçleri olmalı… Tescilli bir yapının restorasyon süreci hangi adımlardan oluşuyor?

Rölöve, restitüsyon ve restorasyon olarak üç adımdan oluşan bir sürecimiz var. Mimar popülasyonu içerisinde, restorasyon projelerini tercih eden mimarlar az sayıda. Bunun sebebi; yeni bir yapıyı, boş bir parsele yapmanız için, bir mimari proje ve statik, mekanik, elektrik projeleri hazırlamanız yeterli iken, restorasyon projelerinde “rölöve” dediğimiz ilk aşama olan, önce yapının mevcut durumunu yerinde tespit ediyorsunuz. Yapının içinde kalan izlerin, en ince detaylarına kadar incelemesini yaptığımız bir aşama bu. Örneğin; yapının özgün merdiveni yerinde yoktur, ama taş duvara baktığınızda merdivenin yıpranma izlerini tespit edersiniz ve buna istinaden buraya -özgün merdiveni konumlandırmamız gerek- diyerek, restitüsyona işlersiniz. Tabi artık günümüzde rölöve almak biraz daha kolaylaştı diyebilirim. Önceden, şerit metre ve lazer metre ile yaptığımız işi, şimdilerde lazer tarayıcılarla mekanın içine, ihtiyaç duyulan alanlara yerleştirerek, mekânın noktalarla belirlenen perspektifini alacak şekilde tarayabiliyoruz. Elbette, yine küçük detay ölçülerini elle alarak çözümlüyoruz. Bu teknoloji, önceden birkaç ay harcadığımız iş ile ilgili süreci oldukça kısaltıp, işimizi hızlandırıyor. Rölöve aşaması tamamlandıktan sonra, restitüsyon kısmına geçiyoruz. Bu da, yapının ilk dönem yapıldığındaki şeklinin nasıl olduğu ile ilgili ve aslında çok eğlenceli bir bölüm... Örneğin 1890’larda yapılmış bir binanın, çokça tadilat görmüş olmasına rağmen, ilk yapıldığı halini keşfediyorsunuz. Bunun için öncelikle rölöve aşamasından edindiğimiz bilgilerden yola çıkıyoruz. Bunun yanı sıra, tarih araştırmaları, benzer dönem yapılarının incelenmesi ve varsa o dönemde yaşayan şahitleri ile de bir araya gelip yapı ile ilgili bilgilerini aktarmalarıyla bir çeşit iz sürüyoruz. Tüm bunların ışığında da, yapının ilk dönemki halini buluyoruz. Ve son olarak restorasyon aşamasında; hem yapı sahibinin talepleri, hem de yapının ilk hali ile paralel ilerleyebilecek bir yeni proje oluşturmaya çalışıyoruz. Yapının özgün kimliğini bozmadan, günümüz koşullarına uygun, insanların beklentilerine, ihtiyaçlarına cevap veren bir proje haline getiriyoruz. Üç projeyi de gerçekleştirdikten sonra, her biri için ayrı raporlama hazırlıyoruz. Raporlar hazırlandıktan sonra da tek tek mevcut yapıya ilişkin “malzeme”, bozulmaya uğrayan yerleri için “bozulma” ve yapacağımız müdahaleler için de “müdahale” paftalarını hazırlıyoruz. Totalde tüm bu aşamalar sonuçlandıktan sonra da bir mimari projeyi tamamlamış hale gelebiliyoruz. Bu yüzden de en ufak bir yapıda bile bu aşamaları, detaylarını atlamadan, en ince ayrıntısına kadar yapı ile bir olarak uygulamak uzun bir vakit alıyor. 


İkinci aşama olarak aktardığınız “restitüsyon” projelerinde, tarih araştırmaları ne şekilde gerçekleştiriliyor?

Bu süreç, yapının mevcut izlerinin doğru şekilde yorumlanması, benzer dönem yapılarının yeterli teknik donanımla incelenmesi neticesinde elde edilen veriler, kütüphane araştırmaları ve iyi bir yayın - fotoğraf arşivi ile sağlanabiliyor. Restitüsyon aşamasında, gerçekte yapının olduğu halinden farklı bir uygulama yapılırsa eğer, restorasyon aşamasında günümüzde karşılaştığımız, aklımızın almadığı, tuhaf tescilli binalarla karşılaşabiliyoruz, bu yüzden restitüsyon aşaması bu işin en önemli adımlarından biri. 


Günümüzde, “hatalı restorasyon” türünde başlıkları sıklıkla görüyoruz. Bu uygulamalarla ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Restorasyon işi aslında daha çok, babadan evlada geçen bir iş gibi nitelendirilebilir. Yani sadece, mimarlık okuyarak tüm detaylarına hakim olacağınız bir iş değil… Birlikte çalışma fırsatı bulduğum büyüklerimden ve meslek erbaplarından, bu konuda hiçbir bedel ile satın alamayacağım miraslar edindim diyebilirim. Görerek, yaşayarak, dokunarak, kullandığınız malzemenin yirmi yıl sonra nasıl dönüşler getireceğini hesap ederek, tüm gelişmeleri ön görerek bu işi yapmak gerekiyor. Hatalı restorasyon örneklerinde de, proje kısmı haricinde uygulama ekip ve ekipmanları da çok önemli rol oynuyor. Uzun araştırmalar sonucunda, doğru malzemeler edinerek uygulamaya geçilmesi gerekiyor. Aynı şekilde, işçilik konusunda da kalifiye eleman sıkıntımızı aşmamız gerekiyor. Yeni yapılarda dahi artık olmaması gerektiğini savunduğumuz hata yapma lüksü, restorasyon projelerinde maalesef hiç yok… En ufak hatada, herşeye baştan başlamanız gerekiyor. Söz konusu bir tarihi eserse bu durum herkes için üzücü sonuçlar doğurabiliyor. Aslında işin özü şu; ''restorasyon geçmişle gelecek arasındaki köprüyü yaratır, mimarlık bu köprüden beslenerek mekana bürünür.'' 



Taraklı'da pek çok tescilli yapının restorasyon projeleri, ve yeni yapı projelerine imza attınız. Turizm değerinin de her geçen gün arttığı bölge ile ilgili neler düşünüyorsunuz?

Taraklı, önümüzdeki yaklaşık 5 yıl içerisinde inanılmaz büyüme gösterecek bir bölge… Eski İpekyolu güzergahı üzerinde olduğu için, bir ‘dinlenme alanı’ olarak keşfedilmeye başlamış ve o dönemin varlıklı insanlarının yaptığı konaklarla oluşmuş bir mimari dokuya sahip. Belli ustalar bu yapıları yapmış ve kendi yakınlarına da mesleği aktararak, o bölgede mimari bir dil oluşturmuşlar. Örneğin; Taraklı’daki evlerde, tuvaletler kapalı çıkma şeklinde, yani evin arka veya yan cephesinde bir çıkıntı olarak görünür. O zamanlarda, tuvaleti evin içinde konumlandırmayı tercih etmeyen ustaların akımı şeklinde devam etmiş ve bölgede böyle bir mimari oluşmuş. Her detayı güzel fakat, Taraklı ile ilgili endişelerim de var açıkçası... Buna tutuculuk mu dersiniz bilmiyorum ama, o bölge kendi yerel halkı ile birlikte çok özel bir bölge. Dolayısı ile, dışarıdan göç aldığında bozulmaya çok müsait de bir bölge… Bu işlere ilk başladığımda, Taraklı’da toprak bir meydan ve üzerinde ahşap bir baraka vardı. O ahşap barakanın içinde oturur, salçalı tost yer, ağaçla kaplı olan etrafı seyrederdiniz... Ayağınız toprağa basardı. Şimdi, o meydanı, o bölgenin yaşlılarının ve çocuklarının kullanamadığı, 30-40cm basamaklarla setlenmiş, beton bir alan haline getirdiler. Barakanın yok olduğu, salçalı ekmek yerine, yeni nesil çubukta patatesin satıldığı, daha turizme yönelik bir yüze bürünmüş durumda… Bu şekilde ilerliyor olması elbette insanı ürkütüyor. Mesela, son dönemde Taraklı’da restorasyon talep eden müşterilerim genelde İstanbul’da yaşayan kişilerden olmaya başladı. Taraklı’dan yer alıp, oraya emekliliğinde veya tatil için gitme planları olan insanlar, restorasyon işi için bana ulaşıyorlar. Elbette bu benim işim ve benim adıma iyi bir gelişme aslında, fakat o bölgenin büyülü havası da bu şekilde biraz daha kaybolmaya yüz tutuyor. Bu aşamada, biraz daha toprağa ve ağaca dokunabilmeyi öğrenmek, bilmek, hissetmek gerek diye düşünüyorum. Yani bazen hiçbir şey yapmamak da daha iyi bir mimarlık anlamına gelebilir... Bu bölgenin, turizm bölgesi gibi değil de daha çok kendi doğallığını muhafaza ederek kalmasını tercih ederim. Alaçatı’nın, Bozcaada’nın bugün geldiği durum gibi, turizmin etkisi ile yerel halkının nefret ettiği bir bölge haline gelmesini elbette istemem.  





Tarihi Kentler Birliği tarafından ödüle layık görülen projeniz; “Ferdane Hanım Konağı” ile ilgili proje sürecinizden biraz bahseder misiniz?

Ferdane Hanım Konağı, aslında adı olmayan bir konaktı… 50. Yıl Cumhuriyet İlköğretim Okulunun üstündeki konak diye söylenirdi. Bu isim, bizim proje sürecimizde ortaya çıktı. Yaptığım işler arasında, beni en zorlayanlardan bir tanesiydi desem yanlış olmaz. Proje, iki bodrumu, üst yoldan girişinin olduğu bir zemin katı ve üzerinde cihannüması olan tek bağımsız bölüme sahip bir yapı iken, üç ayrı daireye çevrilmiş. Bölme işlemini o kadar karmaşık bir halde yapmışlar ki, lazer tarayıcılar ile taranan binanın projesini çözmek bile bizi hayli zorladı. Hatta bodrumda, toprak alandan kazarak yeni bir alan bile oluşturmuşlar. Yapı, şu anda İzmit Belediyesi’nin mülkiyetinde, bir vatandaştan satın alınmış, o vatandaş ile iletişime geçip tarihi ile ilgili bilgiler edindik. Edindiğimiz bilgilere göre, Yunan işgali döneminde arsa sahibi olan kişi, bu alanla birlikte okulun da içinde bulunduğu yerle ilgili; ''benim tek bir kızım var ve kızım için buraya bir ev yapmanızı istiyorum, siz de bunun karşılığında kalan arsayı kullanabilisiniz diyerek, kendilerine bu alanı vermiş. Sonrasında bu yapı yapılmış ve kızı uzun yıllar tek başına burada yaşamış. Birinci dereceden kimsesi olmadığı için, ev üç kuzenine kalmış. İşte burada yaşayan kızın adı; Ferdane Hanım’mış… Bu yüzden biz de, konağın adını “Ferdane Hanım” olarak belirledik. Proje; Tarihi Kentler Birliği’nin, belediyelerin restorasyon çalışmalarını teşvik etmek için düzenlediği yarışmalardan birinde de “süreklilik ödülü”ne layık görüldü. Ve elbette bu gelişme bizleri çok mutlu etti. 


Eski adıyla, “Ankara Caddesi” üzerinde bulunan tarihi antrepo yapılarının restorasyon projelerini hazırladınız. Bu yapıların yeni fonksiyonları neler olacak..? Ve projelerin hazırlık süreçlerinde yaşadıklarınızdan bahseder misiniz?

Ankara Caddesi’nde müthiş mimari özelliklere sahip antrepolar var. Bu antrepolardan iki tanesinin projelerini bitirip onaylattık. Birinin uygulama sürecine başlandı, diğeri de yakın zamanda uygulama aşamasına geçecektir. Antrepolar, 1890’lı yıllarda yapılmış, o zamanlar, limanla da yakın oldukları için tütün depoları, ambar ve çeşitli depolar olarak kullanılmışlar. Bu caddede Ermenilerin yapmış olduğu yapılar çoğunlukta, hatta ilk yaptığım yapının tuğlalarının üzerinde, o dönem kendi kalıplarını kullanarak tuğla imal eden kişinin imzası diyebileceğimiz işaretler mevcut. Bu cadde üzerinde; restaurant-cafe mantığında kullanılan tarihi yapılar bulunmakta, biz de yine bu mantıkta hizmet verebilecek restorasyon projeleri hazırladık. Ve bu projeler daha da artacaklar. Bizim restorasyon projelerimize, tarihi yapıları güncellemek adına, Kültür Bakanlığı’nın hibeleri ve kredi teşvikleri oluyor. Örneğin; yapıyı güncellemek adına rapor hazırlayarak, hibe başvurusu yapıyoruz, bakanlığın öncelikle dikkate aldığı detaylardan biri;-bu yapıların etrafında tarihi-turistik değer katacak nitelikte yapılar mevcut mu?-Ankara Caddesi üzerinde böyle yapılar kuzey cephede var, fakat güney cephede o kadar kısıtlı ki yok denecek kadar az. Bu detay da, o bölgeye turistik bir değer katılmasını engelliyor. Hal böyle olunca da, Taraklı’da bu tarz projelere hibe çıkıyorken, Ankara Caddesi’nde (şimdiki adıyla Şahabettin Bilgisu Caddesi) bu çok fazla gerçekleşemedi maalesef… Ancak üzerindeki binaların yeniden işlevlendirilmesinin teşvik edilmesinin, İzmit için büyük bir kazanım olacağını düşünüyorum.


Seka Kağıt Fabrikası'na ait “Taşlı Değirmen” yapısının restorasyon projelerinin hazırlandığını takip ediyoruz. Bilim ve Kağıt müzelerinden sonra, fabrikanın bu bölümünü yine müze işlevi ile mi projelendiriyorsunuz?

Seka Kağıt Müzesi son dönemde en çok heyecanlandığım projelerden biri. Şu anda, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ile birlikte Taşlı Değirmen binasını projelendiriyoruz. Bilim ve Kağıt Müzesi’nden sonra, şehir merkezine en yakın olan fabrika yapısı üzerinde çalışıyoruz. Bu alanın bir ‘sanat müzesi’ alanına dönüştürülmesi hedefleniyor. Bu da beni daha çok heyecanlandırıyor, çünkü İzmit’in ihtiyacı olan ve örneğinin olmadığı bir proje üzerinde ilerliyoruz. Projenin içerisinde; çeşitli atölyeler, derslikler, büyük sergi alanları, kendine ait kafeteryası bulunanbirçok farklı fonksiyon yer alıyor. Detayları daha da netleştiğinde, kendi web sitemde ve sosyal medya hesaplarımda paylaşımlarını yapacağım zaten... Bu projede, hem Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Etüt Projeler Müdürlüğü hem de Müze Müdürlüğü ile devamlı temas halindeyiz. Burada, Kocaeli için yapmak istediğimiz şey, sanat alanında kullanılabilecek, büyük açıklıklara ve alanlara sahip bir yapı kazandırabilmek. Ve hali hazırda Bilim ve Kağıt Müzesi varken, o bölgeyi bir müze alanına çevirip, projeyi bu anlamda hayata geçirebilmek hedefindeyiz. Bu aşamada, Seka’nın ‘tescilli yapı’ olması konusunda, betonarme bir bina olduğu için, halk tarafından bazı çelişkiler oluşabiliyor fakat, bir yapının tarihi olması için sadece taş veya ahşaptan olması gerekmiyor… Seka; Kocaeli’nin belleğinde önemli bir yere sahip, bu yüzden bu dönüşüm de bizim için çok önemli. Restorasyon müdahalelerini yaparken, yapının kendi kimliğini kaybetmeden sanat müzesi fonksiyonlarımızı yerleştirmeye çalışıyoruz. Belediye ile işbirliği içinde, heyecan ve hevesle projemizi yürütmeye devam ediyoruz, ve güzel sonuçlar elde edeceğimizi umuyoruz.


Restorasyon projelerine vatandaş ve kamunun yaklaşımları nasıl..? Örneğin; özel şahsa yaptığınız projeler ile belediyeye yapılan proje süreçleri arasındaki farklar nelerdir?

Bu iki kanal arasında çok ciddi bir fark var aslında... Mal sahibiniz vatandaş ise ve daha önce başka inşaat tecrübeleri bulunmuşsa, restorasyon kısmı ona biraz daha karmaşık gelebiliyor. Çünkü, proje sürecinin yanı sıra, Anıtlar Kurulu’ndan onay süreci de hayli uzun bir zaman istiyor. Bunun yanı sıra, projeniz pek çok konuda müdahaleye uğrayabiliyor. Yani, vatandaş ile çalışırken bu detayları ve süreçleri anlatmak biraz daha zor olabiliyor. Ama buna rağmen, mal sahibi olan kişilerin de, projenin sonuçlarını gördüklerinde heyecanlandıklarına ve mutlu olduklarına şahit olduğum için, çıkan sonuçtan ben de keyif alıyorum. Belediye tarafında ise, daha bilinçli adımlar atıldığı için işler daha kolay ilerleyebiliyor. Özellikle İzmit Belediyesi, Tarih Koridoru projesi ile birlikte Kapanca Sokak’ta önemli bir aks oluşturdu. Tarihi konakların yeniden hayata geçmesi adına önemli adımlar atıldı. Belediyelerde tabi ki her aşama ile ilgili, ince ince ilgilenildiği için bir çok farklı disiplin bir arada çalışmak durumunda oluyoruz. Bu durumda da, birinin gözden kaçırdığı ayrıntıyı başka biri görebiliyor ve böylece işler daha temkinli ilerliyor.


Peki meslekten çok bahsettik… Mimarlık dışında, hayatınızda başka nelerle uğraşıyorsunuz?

En büyük hobim yazmak, yazmayı çok seviyorum. Okumak da elbette benim için çok keyifli fakat yazmanın yeri başka... Hatta bununla ilgili, web sitem üzerinden yürüttüğüm, bana ait bir blog da var. Şimdilik daha mesleki alanlarda yazıyorum, ama bunu daha genele de yaymayı düşünüyorum. Yazı yazmak dışında, müzikle hiç koparmadığım bir bağım var… Öyle ki, evdeki nüfusumuza göre kişi başı iki-üç enstrüman düşüyor... Tabi bu şu anlık böyle, bu sayı daha da artacağa benziyor... Arkadaş ortamlarında gitar çalmayı ve şarkı söylemeyi seviyorum... Bunların dışında, çok meditasyon tarafında olmasam bile vücudumu esnek tutmak adına, yoga ile uğraşmayı seviyorum. Bir de, çocukluğumdan gelen bir yağlı boya merakım var. Hatta şu an, Bahar’ın odasında asılı olan birkaç çalışmam var… Ofisimde de bir odayı yağlı boya tabloları yapmak için, atölye haline dönüştürmeyi planlıyorum. Ve son olarak da, gezmek ailece çok sevdiğimiz bir aktivite… Her fırsatta, yeni yerler keşfetmeye çalışıyoruz. Bir gittiğimiz yere bir daha gitmemeye özen göstererek seyahat planları yapıyoruz. 



Elif hanım bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben çok teşekkür ederim, çok keyif aldım, hem mesleğe dair, hem de hayata dair çok güzel bir söyleşi oldu... 












Yorumlar

  1. Yapılmış herhangi bir yorum bulunmamaktadır..

BİZ KİMİZ?

Kısaca Kocaeli'yi anlama ve daha kaliteli yaşama rehberi diyebiliriz. Gün içerisinde iş hayatında ve sosyal hayatta neler olup bittiğinden haberdar olmaktan tutun, Kocaeli'nin pek bilinmeyen değerlerini, mekanlarını ve kültürünü insanlara tanıtmaya kadar, hatta hafta sonunu burada nasıl keyifle geçirebilirsiniz gibi şehirle alakalı tüyolar veren bir şehir portalı olmayı amaçlıyoruz..

İLETİŞİM